MANİLER

 
Muş yöresi manilerinde mahalli ağız özellikleri hâkimdir.  Mahalli dilde söylenmiş manilerde sevdalar, ayrılıklar dile  getirilir. Muş'un  tabii özellikleri  manilerde geniş ölçüde işlenmiştir.
 
Altın üzüğün yanı 
Durmer parmağın kani 
Deme ki unutmuşam 
Sıfteki sevdan hani

 
Men babamın gızıdım 
Sandıktaki bezidım 
Ele kaldırdı attı 
Sanki elin gızıdım

Yanan men yanan men 
Ulaşmadım yanan men 
Mezarın derin yaptır  
Gelem girem yanan men

Tandırımı yandıram 
Sevdiğimi kandıram 
Elin elimde olsun 
Dediğin yerde duram

Kaleli kantareli 
Sen dertli men yareli 
Gittim tabip yanına.  
Tabip menden yareli
 
Defe vuram zımlesin 
Âşık olan dinlesin 
Sevdoğunu almıyen 
Hiç evlendim demesin

Yağmur yağdı petare 
Kalkın gidah sıtare 
Men garip eşim garip 
Huda bizi kurtare

Kaleden indim ancak  
Göğsünde sarı sancak 
Ne kız oldum ne gelin 
Toprağa girdim ancak

İki duvar arasi 
Buldum gâvur parası 
Kızın gönli var iken 
Ne karışır babasi
 
Bent duvari bent duvari 
Olmişem bent duvari 
Kaşların hayraniyem 
Gözlerin bendi vari

Bak almenin hasına 
Al düşmüş arkasına 
Yârim suya gidende 
Vuruldum arkasına

Hu geldi hu geldi
Bendi bağla su geldi
Ellerde toy düğündür
Bize haktan ne geldi

Yağmur yağar taşlara
Vurgunem kardaşlara
Olmuşam kanatsız kuş
Konardım ağaçlara

Bu dağı asam dedim
Asam dolaşam dedim
Bir vefasız yar için
Âleme paşam dedim

Başında puşan kurban
Dudağan dişan kurban
İstedim vermediler
Eşen yoldaşan kurban

Çimen yerde çimen yerde
Soyunam çimen yerde
Yâre peşmal olaydım
Soyunam çimen yerde

Dağları dağlasınlar
Men ölem ağlasınlar
Yârimin mendilinan
Çenemi bağlasınlar

Dağ başında çedene
Yuku girdi bedene
Kaynanam izin vermez
Kalkam gidem odame

Dereler gölgelendi
Sinem kane bulandi
Ezrail can alende
Yar boynuma dolandi

Giderim gidişimdir
Yıllarım görüşümdür
Eğil gözlerin öpem
Belki son görüşümdür

Bülbülem bağ gezerem 
Mecnunam dag gezerem
Seksen yerde yarem var
El bilir sağ gezerem

Bala sarhoş bala sarhoş
Beşikte bala sarhoş
Buraya bir nalbant gelmiş
Mıh vurur nale sarhoş

Bahçelerde kelem var
Ardımızda gelen var
Eski yari unuttum
Yenilere selam var

Bingöle yar Bingöle 
Sular akar Bingöle 
Yar soyunmuş yıkanır 
Oğlan sende gir gole 

Bahçede barsız adam 
Ayvasız narsız adam 
Kalaysız kaba benzer 
Dünyada yarsız adam

Deryalar dalgalandi 
Derdim zıyadelendi 
Yarimden ayrıleli  
Ciğerim parelendi 

Elma attım narlığa 
Geldi düştü yüklüğe 
Benim abem küçüktür 
Dayanmaz askerliğe

Kaşların karasi 
Gözlerin elasi 
Hekimi lokman gelse 
Yoktur bunun çaresi

Kalenin alimleri 
Ne hoştur talimleri 
Gün oldi toy kuruldi 
Yalandır düğünleri

Sabahtır gülüzardır 
Bülbül gülü kızardır 
Bu menim kara bahtım 
O yare ahuzardır

Sabah oldi uyan yar 
Gel yastığa dayan yar 
Yastık seni tutamaz 
Gel bağrıma dayan yar

Mavi boncuk düzerem 
Oturmişem bükerem 
Yarin geldi deseler 
Ufak ufak tökerem 

Otlari biçer tıpan
Hacılar keser kurban 
Yarim toprağa girmiş 
Toprağan taşan kurban

Rehan ektim duvare 
Bülbül gele suvare 
Evvel kaderin bilmedim 
Şimdi oldum divane

Sivik uci kuş puni 
Oldum yarin düşkünü 
İsterem yanan gelem 
Yalın ayak kış günü

Sabah horozu banlar 
Dinleyin müslümanlar 
Yarim küsmüş gidiyor 
Koymeyin müslümanlar

Ses verdim sesten oldun 
Göğerdim bostan oldum
Bi vefasız yar için 
Kendimi dostan ettim

Sabahtır sabahlığın 
Kimden alam sagloğun 
Bağla kuş kanadına 
Gönder gelsin yağloğın

Sabah oldi uyan yar 
Kalbime kan koyan yar 
Dilerem murat alme 
El sözüne uyan yar 

Sıra sıra siniler 
Kınelerden geldiler 
Men yare  agliyende 
Eller üstüme güler 

Şirazdır şirazdır 
Isfahandır şirazdır 
Tıfıl ağlar süt ister 
Hemen küçük şirazdır

Turnalar kakar olmiş 
Yurdundan gider olmiş 
O yar burdan gideli 
Derdim bes beter olmiş

Tendırımi yandıram 
Sevdiğimi kandıram 
Elin elimde olsun 
Dediğin yerde duram

Yar geldi gece getti 
Yukladım gece getti 
Can verdim emek verdim 
Emeğim puce getti
Yağmur yağar gol olur 
Yolculara yol olur 
Gidin anama deyin 
Ağlamasın kor olur

 
Karlı tipili dağlar 
Dal fesimi yar bağlar 
Bu dertlerki mende var 
Eşiden duyan ağlar

 
Su gelir bendi döger 
Göger bostanım göger 
Ben burada garip düştüm 
Her gelen beni döger

Yol üstünde duraram 
Men boynumu buraram 
Gelen geçen yolcudan 
Men yârimi soraram

Düz mahallesi düzayak 
Kalkın gidah yalneyak 
O yarın toyu oler  
Hep beraber öyniyak
 
Kekliğim öter gelir 
Tüyünü töker gelir 
Hakikatli yar ole  
Dağlari söker gelir

Akşam oldu akşamlar 
Suya iner tavşanlar 
Evli evine gider 
Garip nerde akşamlar

Armut ağaci deste 
Dibinde düştüm haste 
Ben haste yârim haste 
Şerbetim kaldi taste

Alme attım karşiye 
Yuvarlandi çarşiye 
Muşumuza tel gelmiş 
Kızlar kale turşuye

Bu dağlarda tavşan 
Yol ver yare kavuşam 
Gün gele devran döne 
Mende yare kavuşam

Bu dağda kuş oturur 
Kuş kuşa yem götürür  
Bıldırki şad göynümde 
Bu yıl baykuş ötüşür

Bahar olsun gül olsun
Yar yollan gül olsun
Doksan dokuz yarem var
Bide sen vur yüz olsun

 
Bu dağın kari menem
Yel vurur erimerem
Gidın anama deyi
Gülmemiş oğli menem

Derdekerem derdekerem
Rabbimdir derde kerem
Tarlam gam çiftim keder
Sürdükçe dert ekerem

Geceler geçti benden
Aç gözüm doymaz sende
Kafir putundan dönmez
Ben nasıl dönem senden

Gecenin yarısıdır
Ömrümün yarısıdır
Güzel bir insaf eyle
İnsaf dinin yansıdır

Garibem yoktur arkam
Kanadım yoktur kalkam
Çıkam dağlar başına
Yarim nerdedir bakam

Gir bağa boyun görem
Elin uzat gül verem
Ciğerim kebap oldi
Yar seni nerde görem

Kale başında tandır
Yandır Allahım yandır
Meni göğercin eyle
Yarın yanına kondur

Gine men gine men
Doldur içem gine men
Geçti ömür buldu kemal
Genç olmaram gine men

Göğercin yumurtasi
Yarimin sedef tasi
Yedi kardeşim öle
Yare tutaram yasi
 
Gül üşüdü gül üşüdü
Kar yağdı gül üşüdü
Meni dertlere salan
O yarın gülüşüdü

 
Gül yüzün aydır bana
Kaşların yaydır bana
Men ölsem canım kurban
Sen ölsen vaydır bana 

Hu geldi hu geldi
Bende bağla su geldi 
Ellerde toy düğün var 
Bize haktan bu geldi

 
İpek kumaş takmerem 
Yaraliyem ağliyem 
Neştirlenmiş yaremi 
Gül yerine kokliyem 

 
Karadır kaşın ördek 
Yeşildir başın ördek 
Hergün çüt çüt gezersin 
Hani yoldaşın ördek 

 
Karlı tipili dağlar 
Dal fesimi yar bağlar 
Bu dertler ki mende var 
İçinden duyan ağlar 

 
Sürme meni sürme meni 
Kapından sürme meni 
Eski emektarınam 
Çek gözan sürme meni

 
Yaramaz yaramazdır 
Ok değmiş yaram azdır 
Cümle yaram sağaldi 
Bir yaram yaramazdır 

Şeftali sitil ettim 
Yareme fitil ettim 
Ölüm Allahın emri 
Mevlama şükür ettim

Yol gelir fani fani 
Kaldır güzel yorğani 
Yastık kurbanın olam 
Hani döşek sultani 

Yarami dağladılar 
Gözümü bağladılar 
Men mezare gidende 
Peşimden ağladılar

Mendilim benek benek 
Ortasi çarkı felek 
Felek evin yıkılsın 
Ne don kaldi ne könek

Karyolanın eteği 
Tel tel olmiş ipeği 
Sendemi adam oldın 
Mahallenin köpeği

Mendilin ucu çivit 
Men seni sevdim iğit 
Sevdim de alemedım 
Belki ölesen iğit

Maydanos bağladılar 
Ciğerim dağladılar 
Men seni almazdım 
Başıme bağladılar

Odede hasırım var 
Tarlede mısırım var 
İtin köpeğin kızi 
Menim ne kusurum var

Su bağladım tutloge 
Getti değdi yükloge 
Bizim oğlan küçüktür 
Dayanmaz evliloğe

Reftad aldım meğesi 
Kestim gömlek yekasi 
Bizim evden görünür 
Sev doğumun odasi

Bizim bağ üzüm tutar 
Üzümü salğum tutar 
Ne babamde merhamet 
Ne menim üzüm tutar

Baba mendan bar ister 
Heç olmedan var ister 
El değmemiş bostandan 
Baba kalkmış bar ister 

Su ağar hışır hışır 
Abem pantor değişır 
Kurban olam abeme 
Ne geyine yakışır 

Bülbül bir sari kuşdur 
Sesi saraye hoştur 
Kınemeyin bülbülü 
Aşığlık naçar iştir 

Kurtigin kari menem 
Gün vurar erimerem 
Gidin aname deyin 
Gülmemiş oğli menem
 
MAHALLİ DEYİMLER
 
Muş ve çevresi  halk edebiyatının genelinde gözlendiği gibi, bu edebiyatın  önemli bir unsuru olan deyimlerde de mahalli ağız  özellikleri hâkimdir. Mahalli deyimler genellikle kişilik ve davranış özelliklerini güçlü bir ifadeyle tanımlarlar.
 
Acep sosrat
Başımın edusi
Bet bet konuşme
Beradayi beradayi konuşma
Bızzot
Beteşe
Çarçur etme
Behemt düştüm
Cazu bire
Çort çort konuşme
Çeperin şıkşıkıyle öyner
Çaroğ ağızlı
Çarız
Dehre bınnlı
Dıral avrat
Dırtdıra dızman
Dol dol gezersen           
Dıbığer
Gadane
Gorbegor olesen
Koganetoğ etme
Kılınboz
Kıjıldeme
Kokozlanme
Koçek taşi
Kırcom olmiş
Kırmıl olmiş
Katekulle etme
Hopnan kopun arasında kaldım
Kut kut etme
Mırdar
Mıtrıp
Rutçiksiz herif
Sukumsuz
Sisger olmiş
Pırpıter olmiş
Şıllor dodağ
Tulle
Oyağşi
Yer bebecügi
Zır boge           
Zamanından önce bozulan kimselere denir
Başımın belası
Abuk sabık konuşma
Boş boş konuşma
Kızgın    sinirli
Çirkin olanlara denir 
Müsriflik yapma 
Mecalsiz düşmek 
Yağcılık yapan 
Densiz konuşan 
Hafif meşrepler için söylenir
Büyük ağızlı 
Yağcı
Büyük burunlu 
Tembel kadın 
İrice 
Boş gezenler için söylenir
Dağınık 
İri yapılı
Ölesin 
Döneklik etme
Şeker pancarı 
Bağırma
Horozlanma
Yerinden kıpırdamayan 
Sakız gibi yapışkan 
Başa bele olan
Dalavereci 
İki arada    kalmak
Konuşması uğursuz sayılan kişilere söylenir
Pis 
Çingene
Suratsız adam
Yüzsüz, çirkin
Yağışın ara vermesi veya ağrının dinmesi
Acıdan kıvranan 
Dudağı etli olanlara söylenir
Yeni yetişen gençlere söylenir
İyi olmuş
Çokbilmiş, kısa boylulara denir
İri yapılı ve çok yiyen adamlara denir.
 
DUALAR VE BEDDUALAR

Muş ve çevresinin yaygın değer yargılarını dile getiren dua ve beddualarda mahalli  ağız hâkimdir.

Dualar

Allah ömrünü bereket sale. 
Allah birini bin ede. 
Allah seni görünür  görünmez, belalardan koruye. 
Allah kesene Halil İbrahim  bereketi kate. 
Ah vah etmeyesen. 
Allah seni dertde  komiye. 
Cennet hurisi olesen. 
Darloğ yüzü görmeyesen.
Dolu sandoğ öğünde oturesen. 
Ellerin dert görmiye. 
Elin toprağe atesen altun  kesile.
Fatma anamızın komşusi  olesen.
Ömrün su kimi uzun ole
Sen beni incitmemışsen  Allahde seni incitmeye. 
Şeyh Abdulkadır Geylani,  Veysel Karani duacın ole.
Saçlarım san duacı ole. 
Yüzün güle murat edesen. 

Beddualar

Ayahte duresen, etlerin  yere töküle. 
Amme ali olesen. 
Ah edesen, benim en kötü  günümü ariyesen. 
Allahından bulesen. 
Boyan kefen bicile.
Baba vure yanan. 
Burnundan gele. 
Ağbatım (akibetim) basan
Sağ elim tepende ole. 
Babe çıka sukuman. 
Canın keyreni görmiyesen. 
Elin hıne görmiye. 
Gorbegor olesen. (Ölesin) 
Gözlerin elimlan  pamuğliyem. 
Kıdor kıdor, zıtor zıtor  olesen. 
Kudümün kırıle. 
Muradın gözünde kale
İtnan alemete, kurtnan  kıyamete kaleşen. 
İsi yatesen sağoh kahesen. 
Oğaş demiyesen. 
Ocağın sone. 
Öz başın yiyesen. 
Sesin salların altından  gele. 
Sam yeli tute. 
Sükûnum bate. 
Tavug cücesınnan,  zeyistan (lohusa) kundağınnan, havaran gele. 
Toprak başan, kül ömuran  ole. 
Toğ yidoğun beyrem günü  ole. 
Kanın içan ağe. 
Vurucun attı gele. 
Yani kare vure yanan. 
Yanın karele. 
Üzün gülmiye, uşaktan  merhum kalesen.

EFSANELER

Muş yöresi, efsaneler bakımından zengindir. Şehrin adı, tabiatı, ermiş kişileri pek çok efsaneye konu olmuştur. Bunların en çok bilinenleri şunlardır:

Kızıl Ziyaret Efsanesi

Muş'un güneyindeki Kurtik Dağları üzerinde, eşsiz tabiat güzellikleriyle dolu bir düzlük vardır. Buraya Kızıl Ziyaret Tepesi denir. Tepeye ait efsanenin çeşitli anlatılarının en yaygın olanı şöyledir: Bir zamanlar Kızıl Ziyaret Tepesi'nde  yaşayan  fakir bir adamın,  güzeller  güzeli bir kızı varmış. Periden daha alımlı olan kızın güzelliği dillere destanmış. Kız bir çobana sevdalıymış ve onun yavuklusuymuş. İki sevdalı bir araya geldiklerinde,  hep kuracakları yuvayı konuşur, gelecek mutlu günlerin hayaliyle yaşarlarmış.

Yine aynı yörede yaşayan zengin mi zengin bir ağa varmış. Bu ağanın da şımarık mı şımarık bir oğlu varmış. Kızın güzelliği bu ağa oğlunun da kulağına gitmiş. Ağa oğlu, kızı gidip babasından istemiş. Kız, “Ben ağa oğlunun olmam” demiş. Ağa oğlu da,  “Ben ki bu yörenin  ağasının oğluyum, beni istemeyen kızı zorla da  olsa alırım” demiş.

Ağa oğlu, adamlarını alarak kızın yaşadığı Kızıl Ziyaret Tepesi'ne gitmiş. Kız ve çoban yavuklusu, ağa oğlunun zorbaca bu  niyetinden habersiz, her zaman olduğu gibi kuracakları yuvayı konuşuyorlarmış. Ağa oğlu ve adamları, kızla çobanın buluştukları yere gelmişler. Ağa oğlu, daha önce söylediklerini bir kere  daha tekrarlamış ve “Güzel kız, ben seni istedim, ama sen  bani almadın. Ben de seni zorla alacağım.” demiş. Ağa oğlu ve adamlarının niyetini anlayan kızla yavuklusu, kurtulmak  için  çareyi kaçmakta bulmuşlar. Onlar kaçmış, ağa oğlu ve adamları kovalamış. Bu kovalamaca, dik bir  uçurumun  başına  kadar sürmüş. Kız çaresizlikten  Allah 'a yalvarmaya başlamış: “Yarabbi, ne olur,  beni bu adama yar edeceğine, yer yarılsın da ikimiz de içine girelim.” demiş. Allah kızın duasını kabul etmiş ve kız duasını tamamlar tamamlamaz yer  yarılmış ve kızla yavuklusu yarılan yerin içine girmişler. Yerin içine girerken, kızın bir tutam saçı, dışarıda kalmış.

O gün bu gündür, kızın bir tutam saçının dışarıda kaldığı yerde, yemyeşil çimenler çıkar. Kızıl Ziyaret Tepesi'ne,  güzeller  güzeli  kızla,  yavuklusu çobanın yerin içine girdiği yere gelenler,  bu efsanevi âşıklara dua ederler. 

Üç Kardeşler Hikâyesi

Zamanın birinde bir baba ile üç oğlu varmış. Gel zaman git zaman,  baba ölünce oğulları  babalarından kalan malları bölüşmüşler. Büyük ile ortanca oğlan,  küçük kardeşleri İdris'e otuz  koyunun sadece beşini  vermişler.  İdris bu duruma çok içerlemiş ve ağabeylerinden intikam  almaya and içmiş. Kendi payına düşen koyunları kurtlara parçalatmış. İdris ertesi sabah,  sahipsiz bir koyun sürüsü görmüş ve sevinmiş. Koyunları alarak köyüne gitmiş. Kardeşleri koyun sürüsünü görünce, şaşırmış ve “Bu kadar  koyunu nereden buldum' diye sormuşlar. İdris'te; “Koyunlarımı karşı dağa götürdüm, sabah kalktığımda baktım ki bu kadar olmuşlar, siz de götürün, sizinki de çoğalsın” demiş.

İki kardeş koyunlarını aldıkları gibi dağa çıkmışlar ve gece sürünün yanında uyumuşlar. Sabah olunca ne görmüşler: Bütün sürüyü kurtlar yemiş! Bir teki dahi sağ kalmamış. Büyük kinle köye inip İdris’in evini yakmışlar. İdris büyük bir üzüntü içinde evinin yanışını seyretmiş. Ev tümüyle yanıp kül olunca külleri torbalara doldurmuş, karısını da yanına alarak  köyü terk etmiş. Yollara  düşmüş, bir paşanın konağına varmış. Paşanın adamları torbaların içinde ne olduğunu merak edip sormuşlar. İdris de, “İran Şahı'nın bizim padişaha gönderdiği hazinedir.” demiş. Adamlar buna inanmamışlar. “Hazine  tek kişi  ile yola çıkarılır mı?” diye  sormuşlar,  idris te, “Kimsenin dikkatini çekmesin diye benimle gönderdi”  demiş.  İdris,  adamların  niyetlerinin kötü olduğunu anlamış ve gece torbaların içindeki külleri boşaltarak yerine  küçük  taş  parçaları ve madeni eşyalar doldurmuş. Karısıyla birlikte yatıp uyumuşlar. Gecenin bir vaktinde paşanın adamları gizlice yaklaşarak getirdikleri bir  miktar altını İdris'in başucuna bırakarak çuvalları alıp gitmişler. Bunlar gören İdris, hemen karısını uyandırmış, altınları aldığı gibi kaçarak köyüne dönmüş.

Kardeşleri İdris'in bu zenginliğini görünce şaşırmış ve sormuşlar “Bu kadar altını nereden buldun? Bize de  söyle!” İdris de, “Ben yaktığınız evimin kömürlerini toplayıp paşa konağına götürdüm. Orada, kömür alan var  mı,  diye sordum. Bana altın  verip kömürleri aldılar, demiş. Bunu duyan ağabeyleri hemen evlerini  yakmış  ve çıkan  kömürleri çuvallara doldurdukları gibi yola koyulmuşlar. Paşanın adamları bunları görünce temiz bir dayak atarak şehrin dışına atmışlar. İki kardeş oturup, İdris'ten nasıl bir intikam alacaklarını düşünüp planlamışlar. Köye dönünce, İdris'i öldürmeye kıyamamış, ama bir torbaya koyarak  dağlarda kuşlara yem olması için bir ağaca aşmışlar ve köylerine dönmüşler. İdris birinin asıldığı ağacın yanından geçtiğini fark edince, “Ben muhtar  olmak istemiyorum” diye bağırmaya başlamış. Adam şaşırarak yanına gelmiş ve sormuş; “Ne diye bağırıyorsun, seni buraya kim  astı?”

İdris, “Bana muhtar ol, dediler, ben de kabul etmedim. Beni  soyarak buraya astılar. Akşama kadar kabul etmezsem  elbiselerimi vermeyecekler” demiş. Yabancı, “Ben muhtar olabilirim” demiş. İdris de “Tabii  olabilirsin, sen elbiselerini bana ver ve bu torbanın içine gir. Akşam gelip seni alıp muhtar yaparlar” demiş. Yabancı bu öneriyi kabul ederek  elbiselerini çıkartıp İdris’e verdikten sonra çuvalın içine girmiş. İdris, adamın atını ve kırbacını alarak köye gitmiş.

Kardeşleri, İdris'i bu halde görünce şaşırmışlar, “Nerden buldun  bunları?”  demişler.  “Beni astığınız yere bir kervan  geldi. Çok  zengindiler. Yükleri  de çok  olduğu  için  dağıtacak  adam arıyorlardı. Gidin size de  versinler” demiş.  İki  kardeş  hemen dağa  doğru  koşmuşlar. Bu arada, çuvalın içindeki adam kendisini  kurtarmış ve bir ağacın altına oturmuş. İki adamın geldiğini gören adam eline geçirdiği kalın bir sopayı alarak gizlenmiş. Kardeşler aralarında, “İdris bizi yine kandırdı, burada kervan falan  yok, onu öldürelim” demişler. Gizlenen adam da sanmış ki, kendisini öldürecekler. Gizlendiği yerden aniden fırlayarak iki kardeşi oracıkta öldürmüş. Böylece İdris iki kardeşinden kurtulmuş. 

Kambur Hikâyesi

Bir zamanlar iyi  mi iyi, çalışkan mı çalışkan bir külhancı varmış. Otuz- otuzbeş yaşlarında olan külhancı şehrin hamamında çalışırmış. Kimsenin varına yoğuna karışmaz, kendi halinde  bir adammış.  Ne var ki, sırtındaki kamburu yüzünden herkes ismi yerine “kambur” diye çağırırmış.

Bir gece hamamda  kimse kalmamış.  Külhancı da bundan istifade  ederek hamama girmiş ve göbek taşının üzerine uzanıp yatmış. Gecenin geç saatlerinde, garip sesler duymaya başlamış. Taht üzerine kurulmuş birinin kalabalık bir gurup adamla hamama girdiğini, tahttaki adamın kalabalığa konuştuğunu görür gibi olmuş. Külhancı da elini önünde hürmetle bağlayarak  tahtın üzerindeki adamı dinlemeye  başlamış. Adam bazı talimatlar vermekteymiş. Biraz sonra çalgılar çalmaya  başlamış. Hamamdakiler çeşit çeşit oyunlar oynamış ve türküer söylemişler. Külhancı da bu oyunlara  katılmış. Onlarla beraber oynamış ve eğlenmiş. Hamam faslı bittiğinde, tahtta kurulan  adam, el etmiş,  birkaç  kişi  yanına  gelmiş.  Onlara sormuş, “Söyleyin bakalım, biz bu külhancıya ne iyilik edelim”.  Aralarından  biri, “Şu  belindeki kamburu çıkaralım” demiş. Tahttaki adam çok memnun olmuş ve emir vermiş. Kamburu  yere yatırmış ve belindeki kamburu çıkarmışlar, biraz sonra da geldikleri gibi kalkıp gitmişler. Giderlerken  de kambura sıkı tembihte bulunmuş, “Sakın sırrını kimseye söyleme!” demişler.

Sabah  olup da külhancı uykudan uyanınca, bakmış ki belindeki kambur yok!  Çok  sevinmiş, şöyle bir doğrulmuş, filiz gibi bir  delikanlı  olduğunu  görmüş. Hamam zamanı halk hamama  gelirken, külhancı da çarşıya çıkmış. Külhancıyı gören herkes hayretler  içinden  sormuş, “Külhancı, hayrola,  ne oldu senin kamburuna? Ne yaptın da kayboldu?” Külhancı da gayet  sakin cevaplarla karşılamış bu sorulan:  “Efendim, beni hamam iyileştirdi, gece, gidip kızgın göbek taşının üzerine uzandım, herhalde, iyi terlemişim, sabahleyin kalktığımda kamburumu inmiş gördüm.

O şehirde çok zengin bir kambur daha varmış. Zengin bunu duyunca külhancıya koşmuş. Külhancı zengin kambura  da aynı açıklamalarda bulunmuş. İyileşmek isteyen zengin kambur, hamama girmeye,  külhancı olmaya karar vermiş ve bu kararını uygulamış.

Birkaç gün sonra zengin kambur bir  gece sıcak göbek taşının üzerine uzanmış. Gecenin geç vaktinde hamamın kapıları açılmış. Zengin kambur  büyük bir korkuya kapılmış. Tıpkı önceki külhancının görür gibi olduğu manzarayla karşılaşmış. Tahtın kenarından tutan zengin  kamburun, içinden  kötü kötü şeyler geçmeye başlamış. Tahttaki adamın emri üzerine, zengin kamburu tutup  bir köşeye bağlamışlar. Hamam ve eğlence faslı bittiğinde tahtın üzerindeki adam, yine yanına adamlarını çağırıp sormuş: “Arkadaşlar, biz bu adama ne iyilik yapalım?”. Onlar da, “Şöyle bir iyilik yapalım, öbürünün kamburunu buna takalım” demişler. Zenginin kamburuna bir  kambur daha eklemişler. Sonra da çekip gitmişler. Zengin kambur sabah  kalkıp doğrulduğunda, kamburunun ikileştiğini görmüş ve hemen gerçek külhancıya gitmiş: “Yahu sen ne yaptın, beni mahvettin demiş.” İyi kalpli külhancı onun, ikinci kamburunu görünce hiç sesini çıkarmamış. Zengin kambura, “Ne  yapalım,  herkes, kalbinin barını yer” demiş. Bunun üzerine zengin kambur,  külhancıya “işte, senin kamburunu  da ben taşıyorum”  demiş. Külhancı da zengin kambura ders verircesine  şu  sözleri  söylemiş: “Sırrını söyleme dostuna, o da söyler dostuna. Sen sen ol  kimseye sır verme”

MUŞ’UN YETİŞTİRDİĞİ TARİHİ ŞAHSİYETLER

Arapzade Muhammed Hamdi Efendi

1814 yılında Muş’ta doğmuştur. Arapçayı çok bildiği için kendisine Arap zade lakaba  verilmiştir. Bir asra yakın bir zaman yaşayan ünlü bilgin 10 yaslarında okumaya başlamış, devrinin ünlü bilgim Ehvedîzade Hüseyin Efendi Medresesinde öğrenimini  tamamlamış, uzun süre Alaeddinbey Medresesinde öğretmenlik yapmıştır. Sultan  Abdülaziz tarafından  kendisi birinci İlim Nişanı ile taltif edilmiş, bir fermanla Varto kazasından yedi köyün asanı  kendisine bağlanmıştır.

Muhammet Hamdi Efendi kendi arasında yaptırdığı bir medresede derslerine devam etmiş,  öğrencileri Birinci Devre Muş  Mebusu İlyas Sami Bey, Osman  Kadri Bey, Varto Müftüsü Mehmet Halit ve Hacı Abdurrahman gibi şahsiyetler Muhammet Hamdi Efendinin Medresesinden yetişmişlerdir.

Bilginin basılmış olan Mecmuai-Ulum adlı eseri ile basılmamış bulunan Kevneyn ve Errahman  tefsiri adlı eserleri vardır. Muhammet Hamdi Efendi 1917 yılında Diyarbakır’a gitmiş, aynı yıl burada vefat etmiştir.

İlyas Sami (Muş) Bey

Muşta doğmuştur. Rüştiye ve idadiyi bitirerek Muhammed Hamdi Efendiden ders almıştır. Kısa  zamanda kendisini  yetiştirmiştir. 1908 yılında Osmanlı Mebusan Meclisine seçilmiştir. Bu meclisin İngilizler tarafından basılarak dağıtılması  neticesinde sürgün  edilen mebuslarla birlikte İlyas Sami Beyde Malta’ya sürülmüştür. Uzun bir sürgün hayatından sonra oradan kaçarak Yurdumuza gelmiş,  Ankara'ya gitmiştir. Soyadı Kanununun  kabul edilmesinden sonra  Muş'lu Soyadını almıştır.

Bir aralık Türkiye ile Rusya arasındaki  ilişkileri tanzim etmek üzere  Rusya'ya delege olarak gönderilmiştir.  Arapça, Farsça, Rusça öğrenmiştir. 1945 yılında İstanbul da ölmüştür. 

Alâeddin Paşa

Muşludur. Önceleri Muş ve çevresinin bütün aşarını alarak çevreyi derebeyleri gibi  yönetmişlerdir. Ancak  sonraları bu davranışlarından vazgeçerek ile en büyük hizmetleri yapmışlardır. İlkönce Muştaki Murat Paşa, Maksut Paşa, Alâeddin Bey Medreselerini  açmıştır. Buraların bütün  giderlerini karşılamışlardır.  Ayrıca Murat Paşa Camiini, Alâeddin Bey Camiini yaptırmış, Çarşı içerisindeki büyük hamam ile civarındaki bütün dükkânlarını tamamlayarak  vakfetmiştir. Vakfiyelerine birçok  tarla ve arsa eklemiştir. 

Türklüğün,  İslâmiyet’in yayılmasında en büyük hizmeti gören Alâeddin Paşanın  hizmetleri dilden dile devam etmektedir. Mezarı Alâeddin Bey  camiindedir

Osman Kadri Bey

Eski mutasarrıflardan Talip Efendinin oğludur.  Çok küçük yaşlarda okumaya  başlamıştır. Devrin ünlü âlim ve müderrisleri Arapzade Muhammet Hamdi Efendiden, Hacı Tayyip Efendiden, Molla  Halil Efendi’den dersler  almıştır. İdadi ve Rüştiyeden sonra  bu medreselere devam ederek İcazet almıştır. Arapça ve Farsçayı çok iyi öğrenen bilgin sonradan Fransızca da öğrenmiştir. Çeşitli devlet  hizmetlerinde bulunan Osman Kadri Bey  Birinci devre Muş Mebus’luğuna  seçilmiştir. 1931 yılında vefat etmiştir. Basılmamış eserleri vardır. 

Molla Mehmet Efendi

Muşludur. Alâeddin Bey ve Maksut Paşa medreselerinde tahsilini tamamlamıştır. Devrin ünlü âlimleri Hacı Tayyip Efendi, Muhammet Hamdi Efendi den  dersler almıştır. Uzun  müddet Muş Müftülüğünde bulunan  bilgin birçok talebe yetiştirmiştir. 3000 ciltlik kütüphanesi bulunan ünlü bilgin 1952 yılında  vefat etmiştir. 

Şeyh  Şükrü Efendi

Tahsilini çeşitli illerde tamamlamıştır. Bir müddet Muş Müftülüğünde bulunmuştur. 1952 yılında  emekliye ayrılmıştır. Rufai  tarikatına mensup olup bu  tarikatın Halifesi olmuştur. En büyük meziyeti İçkiye fazlaca düşkün olan vatandaşlarla ilişki kurarak bunları Islah etmesidir. Aynı şeyden mustarip  olan birçok  vatandaşlarımızı Islah etmiştir. 1971 yılında vefat etmiştir. Hatırasını her Muşlu hürmetle yâd eder. 

Molla  İbrahim Efendi  (Muğakom Köylü) 

Muşun Muğakom (Çatbaşı) köyünde doğmuştur. Murat Paşa ve  Alaeddin Bey medreselerine devam eden ünlü âlim, Muhammet Hamdi Efendiden İcazet almıştır. (Diploma) Bir müddet Murat Paşa Medresesinde  müderrislik yapan âlim,  bilahare kendi köyüne çekilerek  talebe yetiştirmiştir. Sultan Abdülaziz  tarafından ilim nişanı ile taltif edilen âlim ölünceye kadar ilmiye sınıfından emekli maaşını almıştır. 1953 yılında vefat eden âlim Arapça ve Farsçayı ana  lisanı gibi öğrenmiş  birçok tercümeler yapmıştır. 

İlin Diğer Bilginleri

Hacı Tayip efendi, Molla Resul-i Sipiki, Şeyh Fethullah Efendi, Şeyh Halil Efendi, Şeyh Mustafa Efendi, Şeyh  Yusuf Efendi Şeyh  Halit Efendi 

MUŞUN YETİŞTİRDİĞİ OZANLAR

Müştak Baba

Asıl adı Mustafa’dır. Bitlis de doğmuştur, sonraları Muş'a gelerek yerleşmiş eserlerini de  Muş'ta vermiştir. Karasu  hamamı karşısında Talip Yeşilbaş’a ait evin bahçesinde ki mezarının üzerinde bulunan kitabede şunlar yazılıdır. 

Gitti kutbül arifin, Mürşidi Agâh idi, Yüz tutup Dergahı Hakka bir lahza da kıldı harb, Arifi  Billâh idi, hem Mürşidi Agâh idi, Yüz  tutup Dergahı Hakka ruzuseb  kıldı şitap, Mutu-Kable Ente-Mutu sırrına mahrem idi, Aşık olan hem çürümüş böyledir doğru cevap. 

Başucundaki mermer  taşta da şunlar yazılıdır: Bu Sait ve şehit merhum ve Mağfur Alim ve bütün irfanı üzerinde bulunduran zamanın teki,  Allah'ın rahmet ve mağfiretine  muhtaç olan Hacı Mustafa MÜŞTAK  BABA adıyla meşhur olan Molla İbrahim oğlu mazlum en katledilmiştir. (Sene 1233.)

Yukarıda kitabeden de, halktan aldığımız  bilgilerden de ve divanından aldığımız  ve aşağıda belirteceğimiz örneklerden  alıyoruz ki, Müştak Baba zamanında bütün  ilimlerini tahsil etmiş, Fazıl ve âlim bir  şahsiyettir.

Yaşadığı müddetçe bol bol seyahat etmiştir.  Bu seyahatlerinden birinde  İstanbul'a gitmiştir. Zamanın Padişahı İkinci Muratla görüşüp tanışmıştır. Padişah kendisine şöyle bir soru tevcih etmiş.  Neye MÜŞTAK’SIN demiş. Müştak  baba da, Çiçeğe, Gerçeğe, Göçeğe  (Dervişlik) cevabını vermiştir. Padişah bu cevaptan ziyadesiyle memnun olur. Müştak Babayı taltif eder.

Bu durumdan kuşkulanan bazı çevreler Müştak Babayı Muş'a gelirken Erzurum yolu üzerinde  boğdururlar. Oysa Müştak Baba Mutu-Kable  Ente-Mutu Ayetinin sırrına ermiş,  ölmeden ölmüş nihayetsiz kalabilmenin  gönüllerde yaşayabilmenin yolunu bulmuş, büyük bir kişidir. 

Müştak Baba inanmış,  yaşamış, yazmış işte Divanından  bazı örnekler

Biz aşıkı şeydayız Müştak-ı cemaliz  biz Hayranı temaşayız, Müştak-ı  Cemaliz biz. 

Biz bülbülü gül zarız, her  şamu - seher zarız Biz  bende-i Mevla’yız Müştak-ı Cemaliz biz. 

Ne Talib-i dünyayız, ne  Ragıb-ı ukbayız Biz Aşık-ı Billâhız Müştako Cemaliz biz. 

Biz nağme-i tamburuz, avaz  ile meşhuruz Zahitlere  mesturuz, Müştak-ı Cemaliz biz. 

Biz Arif-i Agâhız, biz aşıkı  Billâhız Maşuk ile hemrahız,  Müştak-ı Cemaliz biz. 

Candan geçerem herdem,  cananımı gördükçe Ebkem  olurum Billâh, Sultanımı gördükçe 

Daire-i aşk içre, devran  ederem gir yan Gafiller  olur handan, devranımı gördükçe 

Bu hasret ile varsam,  gülzar-ı temennaya Bülbüller olur hayran, efgammı gördükçe. 

Bir görmek ile ey dost,  oldum sana efkende Bari  medet et cemim, gir yanımı gördükçe. 

Takrir edemem Müştak efsane-i  hicranı Erbabı bilir ancak divanımı  gördükçe. 

Ey servi   sehi  Kameti bostan-ı Melahet  tuba-i neza ket 

Vah gül beni nazik çimenistan-ı letafet  arayiş-i cennet 

Kâkül müdür ol, yoksaki bir deste-i sümbül  zenciri teselsül 

Ser rişte-i devletmi veya perde-i hikmet  Alayiş-i Kudret 

Zannım bu ki bir pak nazardan almış, feyzi  hüner almış 

Aşıklarına her dem eder lütfile şev kat,  mürşidine rahmet. 

Zülfün senema, ebruların tiği kazadır,  püsküllü beladır 

Müjganilerin tiri sitem gözlerin, afet,  Mahmur-i muhabbet. 

Mahbub-i Veli hüsnü Kemal ât ile mergup, adap  ile mahcup 

Gayette hüner mendu Zeki kani belagat Ummanı  fesahat. 

Haklak-ı Ezel Ahsen-i surette bezetmiş,  öğmüşde yaratmış 

El kıssa serapa hüneru tabe teravet, Gülzar-ı  Seha bet. 

Bir ben değilem şimdi cihan güsnüne MÜŞTAK,  bin şevk ile uşşak 

Hayran-ı temaşa-i Cemal oldu temaınet, Yarap  bu ne Hikmet. 

Bu ünlü ozanın divanından  başka birde ASAR adlı  eseri vardır. Bu eser basılmamıştır. El yazması nüshası vardır ancak ele geçmesi mümkün olmamıştır. 

Divanında Edebiyatımızda akrostiş denen yat türünden bir  şiirinde   (16 cümlelik bir şiirdir. Ankara Hacı Bayram okunmaktadır.

Mustafa'nın,  “Müştak” mahlasını almasına sebep olan olay  şudur: Eserlerini ve divanını  yazdıktan sonra, günün birinde bunları  Bitlis'te bulunan ve “mazennei kiram  dan sayılan Üryani Baba'ya götürür.  Bu zat, daha kitaptan okumadan, “Asarülmüştak  fiesrarül-uşşak” der. Mustafa, o günden itibaren, “Müştak” mahlasını alır ve  eserlerine “Asar” adını verir. Sonraları  da, gösterdiği “kerameti andırır bazı  hallerinden ötürü halk arasında “Müştak Baba” diye anılır. Bir beytinde bu yanını şöyle dile getirir: Öyle Müştak'ım ki Mûştak'ı Hûda derler bana. Ben de  naçizim amma şehri yarım dildedir.”  Hacı Bayramı Veli'ye derin bir hisle  bağlı olan İstanbul'da basılmış bir  divanı vardır. 

Hacı İbrahim Ejder (Kendi kalemiyle)

1923 yılının eylül ayında Şebinkarahisar’ın Bildor köyünde dünyaya geldim. Bilahare babam  mezkûr kasabanın Alişar köyüne  yerleşmiş. 1933 yılında anne  memleketim olan canımdan çok sevdiğim Malazgirt’in Balkaya köyüne gelip yerleştim. Köyümüzde okul yoktu, bende okuma hevesi vardı.  Hasankaleye giderek ilkokulu  orada bitirdim. Daha ileriye  gidemeyerek askere gitmek zorunda kaldım. Askerliğimi müteakiben 1949'da İstanbul'a giderek 1950 yılına kadar orada çalıştım. Boş  zamanlarımda elime  geçen kitapları okudum. Okumaya aşırı tutkunluğum yüzünden şiir yazmaya başladım. 1957 tarihinde tekrar Malazgirt’e dönerek yerleştim.  Şiir yazarım elimde yazılmış  hikâye ve şiirlerim vardır. Memleket  davalarını düşünür aşın uçlardan nefret ederim. 

ZERZEVAT HARBİ

Tere ile tarhın cenge durdular 
Aş otu maydanoz arka verdiler
Boz limonun kafasını kırdılar, 
Kan dökücü oldu bu zerzevatlar. 
Lahana diyor ki:  Hacıyım Hacı
Karpuz diyor ki: kavga başımın tacı 
Fasulye hırsından çekti kılıncı 
Harp ilân etti bu zerzevatlar.
Havucun askeri karakol dizer 
Patates askeri devriye gezer 
Levazımcı soğan istihkak yazar 
Cepheye koştu bu zerzevatlar. 
Domates vezirdir biber yaveri 
Pırasa içtima etti askeri 
Tencere şehridir, ordugâh yeri 
Yürüyüşe geçti bu zerzevatlar.
Elmanın askeri kılıçtan geçti
Üzümün askeri hep şehit düştü 
Portakal korkudan dörtyola kaçtı 
Zaferi kazandı bu zerzevatlar.
General şeftali kabağı buldu 
Padişahım dedi: bak neler oldu 
Sizin asker bizim orduyu kırdı 
Bari sulha gelsin bu zerzevatlar. 
Padişah kabak bir emir verdi 
Bütün askerleri basma derdi 
Kılıçla bunları hep yere  serdi 
Dünyaya göz yumdu bu  zerzevatlar.
Tencere bunlara bir mezar oldu 
Ateş münkir nenkir gibi sualler 
Tabaklar mahşeri meydanı oldu 
Şimdi cevap verin be zerzevatlar.
Kaşık terazi olmuş günah tartıyor 
Dişler zebanidir yırtıp atıyor, 
İfadesiz cehenneme katıyor,
Tam yerinizi buldunuz be zerzevatlar. 

FAYDASIZ MURAT
 
Sessiz küskün akan murat 
Nedir derdin söylesene 
Ovaya çor bakan murat 
Bizi ihya eylesene
Yaz boyunca muhabbetin; 
Ördeğinen bir kazınan
Faydasız bu sohbetin 
Bizi mamur eylesene
Kışın bağrın bağlar buzu 
Su içemez koyun kuzu 
Nedir sendeki bu arzu; 
Bize derdin söylesene

 
BİZİM EVİN DİRLİĞİ
 
Sürüyü kurt yemiş inek şaşılmış 
Tavuklar tilkide kümes dağılmış 
Akılsız çobanlar çölde uyumuş
İçerler şarabı tas dolu dolu 
Hem sağa hem sola ayrıldı birlik
Huzur firar etti kalmadı dirlik
Dirlik olmayınca bastı fakirlik
Şimdi bizim evde yas dolu dolu 
İki kardaşım var kel ile sağır 
Yıhtılar evimi ettiler ahır 
Dilersen yalvar istersen bağır 
Silinmez içleri pas dolu dolu 
Ne tencere kalmış ne tas ne tava
Yıkılmak üzere kurulu yuva
Kaç burdan Ejder bozuldu hava
Başına yağacak  taş dolu dolu

 
BİLMECELER
 
Muş ve çevresinde, bilmece sorarak eğlenme, birbirini sınama  geleneği günümüzde de yaşamaktadır. 

Allah  yapar yapısını 
Demir  açar kapısını (Karpuz) 

Altı sudur içilir, 
Üstü çimen biçilir (Koyun)

Alt lapligim üst  lapligim Senin hıllıgin, benim bıllıgim (El değirmeni) 

Burdan vurdum kılına Halep'tan çığlı uçi (Yıldırım) 

Bu yol pazara gider 
İzi  nezere gider, 
Anası altı aylık, 
Oğli pazare gider (Salatalık) 

Benim babamın saroği Bu odeyi doldurur  (Lamba) 

Bir pace dolu çağmur taş (Diş) 

Dört köşedir beş değil, 
Başi sunan hoş değil (Sabun) 

Dağda değdim 
Yeşil başlı beğdim 
Eve  geldim dul oldum 
Eli  bağlı kul oldum (Süpürge) 

Gök üzünde pencere Kalaylı bir tencere (Ay) 

Dağdan gelir taştan  gelir, 
Başı püsküllü enişte gelir (Uşkun) 

Gelen leyli, giden leyli, 
Tek  ayağ üstünde, duran leyli (Kapı) 

Kat katıdır katkati, 
Allah'ın bir hikmeti (Lahana) 

Kare deve girmez eve, 
Kes  başını, girsin eve (Şemsiye) 

Kara katır yane yatır, 
Kalkar  otlar yine yatır (Makas) 

Koce bir kare mande, Kulağınde var sırge (Kazan) 

Kare tavuk kakırdar, 
Kanatlan  sakırdar (Gök Gürültüsü) 

Harharane gurruane, 
Pişik çıkmiş pehlivane (Çoratan,  Sivik, Saçak; Toprak damlardan suyu akıtan tahta boru) 

O yani çeper bu yani çeper,  İçinde bir kahpe çapar  (Göz) 

O yani mermer bu yani  mermer,
İçinde var san Ömer (Yumurta) 

Soğaram küser, 
Çekerem  küser (Kahve pişirmesi) 

Üçü uçan dağıdır, 
Üçü cennet bağidır, 
Üçü dörer döşürür, üçü vurar dağıtır  (İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış) 

Yer altında kürklü hece (Soğan) 

Tuzsuz bişen aş, 
Köpük veren taş (Sabun) 

Yer yer doymaz, 
Oturup kalmaz (Fırın)

ATASÖZLERİ

Muş ve çevresi insanının tabiat ve hayat tecrübelerini, değer yargılarını dile getiren atasözlerinde, diğer  anonim ürünlerde olduğu gibi mahalli dil özellikleri hâkimdir.

“Keçel karganın sözü geçe, vartvare (15 Ağustos) kar yağar”; Kötülerin dileği yerine gelse, kâinatın dengesi değişir, anlamındadır.

“İt araba gölgesinde yatar, sanar ki öz  daldasıdır”; Başkasının desteğiyle iş gören yeteneksiz kişinin,  bir süre sonra bu gerçekliği unutarak kendi gücüne inanacağını dile getirir.

“İt'in aslını ara, sonra kapında bağla”; Bir şeyin aslını araştır, ipin ucunu elinde tut, anlamındadır.

“Ölü lanetlik olmasa yeri dar olmaz”; Kötü insanın, ölümünden sonra da kötü anılacağını anlatır. 

“Üç şeye bel bağlama; atın kulesi, itin tullesi, insanın  fillesi”; Atın çiftesine, itin yeni yetişmişine, insanın asılsız olanına güvenilmeyeceğim' belirtir. 

“İt kursağı yağ kaldırmaz”; Her insanın bir kapasitesinin olduğunu,  bu kapasitenin zorlanmaması gerektiğini dile getirir. 

“Ağanın mali gider, hızmetkerin cani çıker”; Zengin kaybettiğinde malından olur, fakir ise  bedenen tükenir, demektir.

“Yaş kesen, baş kesen, illah balıkçı hiç toğ yemez”; Katiller, ağaç kesenler ve balıkçıların hiç bir zaman bağışlanamayacaklarını dile getirir.

“Görmemişin oğli olur, vurur çükünü keser; Sonradan görmelerin  davranışlarını dile getirir. 

“Horoz kadar eri olanın meydan kadar yeri olur; Evliliğin,  kadınlara toplum içinde değer kazandırdığını, dile  getirir. 

“Sıçan deliğe sığmaz poççiğine süpürge bağlar; Kendi sorumluluğunu yüklenemediği halde, başkalarının sorumluluklarını yüklenmeye  kalkışanlar için söylenir. 

“Fukarenin talani bir örkendir; Fakirin, bir örkenden (kıl kendir) başka kaybedecek bir şeyi  yoktur, anlamındadır. 

“Keçel derman bule öz başını sürter; Derdine çare bulan, önce kendi derdini çözer, yetebilirse, başkasının derdine çare olur, anlamındadır. 

“Men isterem bacımdan bacım ölür acından”; Kendinden daha kötü durumda olan birinden  yardım talep edenler için söylenir. 

“İç güveyi tandırın başındeki itten iyidir;  İç güveyi gidenler, aile  reisliği yapamaz, demektir. 

“Heydo yedi kaldı iti” “Keçinin aceli gelende çobanın ekmeyini yer 

 
“Yedi gün yürümüşem, yine eşeğe binmemişem” 
 
“Horozu çok olan köyün sabahı erken olur" 
 
“Elbise yürüyüş, para söyleyiş öğretir" 
 
“Evlat hoş emek boş”
 
“Harman  yelle, düğün elledir “Bağı kaz üzüm olsun, üzümü yemeye yüzün olsun” “Bir gram et bin  ayıp örter 

“Kadının arka eteği, ön eteğine düşmandır 

"Arsızın yüzüne tükürmüşler, nisan yağmurudur  demiş” “Oğlan evladı karnında yel gibi, elinde gül gibi, evlenirse el  gibidir “Ben verirem oğluma, oğlum verir öz oğluna” 

“Atta karın, erkekte burun” Toydur düğündür, o de bir gündür “Alme alı, satma kırı, illah doru” “Yılan eğilir bügülür, çıktığı deliği tanır 

“Ane, derdime yane” 

“Anamın aşı, tandırımın başı” 

“Balım olsun, çibinim Bağdattan gelir 

"Ne koyun oldok tok ot yedok, ne kuzi  oldok tok süt emdok” “Asil azmaz, ipek  tozmaz” 

TEKERLEMELER

 
Muş yöresi tekerlemelerinde,  ilin maddi ve manevi özellikleri, yerel ağızla dile gelir. 

Altı aydır kışımız 
Çortidir aşımız 
Kargadır kuşumuz 
Darıdır lavaşımız
Binmeye atın  kulesi sinesi dar olmazsa 
Sevmeye avrat kısası eğer fettan olmazs 
Hizmetçiden  ağa  olsa çarşı yıkar sef  sinen 
Besmeleden hanım olsa hamam yıkar tasinen 
Yûzbin  sene yağmur  yağsa  kar eylemez mermare 
Yazık olsun  tellak ile berberinen kasaba 
Eğer karın güzelse düğün senin evinde 
Eğer karın çirkinse şivan senin evinde 
Eğer  taş  yuvarlandı çömleye değdi vay  çömleyin  haline 
Eğer çömlek yuvarlandı taşa değdi vay çömleyin haline

Avrupa Birliği Bakanlığı   Türkiye Ulusal Ajansı   Eurodesk   Merkezi Finans ve İhale Birimi   Avrupa Gençlik PortalıYerelde AB   Avrupa Komisyonu   Europass   Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu   SODES

Türkçe|English