Kültür ve Turizm

 
MUŞ KÜLTÜRÜ
 
Muş’un ilkçağ tarihi gibi kültür  tarihi de Urartularla başlar. Muş kültür tarihinin Urartulardan önceki  devirleri gün ışığına çıkarılmamıştır. Urartuların tarih sahnesinden  silinişinden sonra, Muş’un da dâhil olduğu Doğu Anadolu’nun yüksek platolarında  yaşayan mahalli halklar orijinal bir kültür oluşturmamıştır. Doğunun Pers  Kültürü tesiri altında kalmıştır. Hıristiyanlığın yayılışı bölgenin kültüründe  köklü bir değişiklik yaratmıştır. Türklerin hâkimiyetinden sonra Türk-İslam  kültürü yayılmaya başlamış ve zaman içinde tek kültür durumuna gelmiştir.
Malazgirt  Savaşı Anadolu’nun Türkleşmesine yol açarak kültür tarihinde yeni bir sayfa  açmıştır. Muş ve çevresi Malazgirt’ten günümüze yaklaşık 1000 yıldır Türk-İslam  kültürü etkisinde yaşamaktadır. Muş’un zengin kültür mirasının, özellikle  Türk-İslam devirlerine ait önemli bir bölümü ayaktadır ve bu miras, Muş’un  köklü tarihinin sembolüdür. Ören yerleri camiler, türbeler, kaleler, hamamlar,  köprüler ve çeşmeler bu mirasın mimari örneklerini oluştururlar. Arkeolojik  kazılarda ortaya çıkarılan zengin buluntular ise Ankara Anadolu Medeniyetleri,  Erzurum, Van ve Diyarbakır müzelerinde sergilenmektedir.
 
GELENEKLER

Muş ve çevresinin sosyal hayatında  geleneksel yapı hâkimiyeti sürmektedir. Tarihe bakıldığında Türk Devlet  geleneğinin en köklü ve en belirgin yapısı olan aşiret unsuru özelliğini halen  korumaktadır. Zira Türk devletleri Tarihinde, aileler birleşip obaları; obalar  birleşip aşiretleri; aşiretler birleşip oymakları; oymaklar birleşip beylikleri;  beylikler birleşip devletler oluşturuyorlardı. Bu noktadan hareketle töreler  inançla birleşip önemli bir konuma gelmiş özellikle köylerimizde bu hayat  biçimi sosyal yapıyı güçlendiren bir faktör olarak karşımıza çıkar.
 
DOĞUM TÖRENLERİ
 
Muşlular  esasen kalıplaşmış ve eskiden beri devam ede gelen birçok merasimleriyle kendi  gelenek ve göreneklerini devam ettirmektedirler. Doğum törenleri de modern  tıbbın hayatımıza girmesiyle unutulmaya yüz tutmuştur.
 
Doğuma Hazırlık: Doğumun olacağı ev büyük bir temizlik yapılarak hazırlanılır. Güzel  kokularla evin havası değiştirilir. Anne adayı yıkanır ve yeni elbiseler  giydirilir. Göbek annesi (Çocuğun göbeğini kesen)  denilen çok çocuklu anneler ve tecrübeli nineler davet edilir. Komşuların hazırlamış olduğu çörek ve yemekler, gelen  misafirlere ikram edilir. Doğum  zamanı yaklaştığında evin yeme içme ihtiyaçları genellikle komşular tarafından  karşılanır. Sofra hazırlanarak anne adayının evine getirilir. Bu durum doğum  gerçekleştikten sonra yedi gün boyunca devam eder. Doğum  müddetinden kırk gün sonra ya da kırkı çıktıktan sonra baba, yeni doğan bebekle  birlikte eşini kayınpederine götürür. Belli bir süre geçtikten sonra ya kendisi  ya da kayınpeder tarafından eşi ve çocuğu geri getirilir.
 
DOĞUM  SONRASI TÖRENLER
 
Ad Verme: Çocuğun  doğumunu müteakip 3–7 gün içerisinde özellikle baba (damat) tarafının büyükleri  ve anne (gelin) tarafının büyükleri, bebeğe isim verilmesi için davet  edilirler. Büyüklere danışılmadan ve onay alınmadan büyüklerden herhangi  birinin adının bebeğe verilmesi hoş karşılanmaz.
Bebeğe  isim verilirken, kundaklı bebek kucağa alınır. Sağ kulağa ezan, sol kulağa  tekbir okunarak bebeğin ağzına kızılcık ya da içinde şeker eritilerek  hazırlanan sudan verilir. Bu merasimin sonunda çocuğa ismi verilir. Doğan her  çocuk için maddi durumları iyi olan ailelerce ‘Akika’ denilen kurbanlar, fakir  ailelere dağıtılmak amacıyla kesilir. Ayrıca yakın komşular yemeğe çağrılır.
 
Beşik: Bebek dünyaya geldikten 40 gün sonra anne ayağa kalkarak evin dışına çıkar.  Loğusa annenin, anası kız kardeşi babasını evlerine gönderme amacı ile bu  merasim düzenlenir. Kırkıncı günde eve yakın komşular ve akrabalar davet  edilir. Her davetli yanında çocuk için giyim, beşik aksesuarları çeşitli  hediyeler getirirler. Bu hediyeler arasında nazar boncuğu mutlaka bulunur.  Getirilen bu hediyeler, önceden hazırlanmış beşiğe ya da yastığa iliştirilir ve  hayır duada bulunulur...
Misafirlerin  gitmesinden sonra yaşlı ve saygın bir bayan tarafından (genelde loğusa annenin  kayınvalidesidir) bir leğende ‘Kırk Suyu’ hazırlanır. Çocuğun saçını kesmekle  görevli kişice çocuğun saçı kesilir ve çocuk yıkanmaya alınır. Tas veya büyükçe  bir tahta kaşıkla su, ‘Kırk Suyu’ndan dua ve niyazlarla alınıp çocuğun başına  dökülür ve annesinin ziynet eşyalarının batırılmış olduğu ılık suda yıkanır.  Daha sonra yıkama işini yapan hanım tarafından bir defa sallanır ve kurulanıp  pudralanarak giydirilir ve kundaklanır.
Bebeğin  tıraşındaki saçı toplanarak tartılır. Bu saçın ağırlığınca altın, gümüş ya da  para, tıraşı yapana verilir. Zengin aileler de adak kurbanı keserek etini yedi  yoksul aileye dağıtırlar. Bebeğin saçı ise yeni bir beze sarılıp saklanır.
 
Sünnet Merasimi: Eğer bebek erkek ise, masraflarını üzerine alan bir yakının kirveliği  eşliğinde sünnet ettirilir. Sünnet zamanı bebek ya bir haftalık iken ya da yedi  yaşına kadar bekletilebilir. Kirve olanın bütün ailesi de sünnet olan çocuğun  ailesinin kirvesi sayılır ve yeni bir yakınlığın doğmasına sebebiyet verir. Bu  gelenek karşımıza çok eskilerde yaşanan ‘Putlaç’ geleneğinin uzantısı olarak  çıkar. (Putlaç, kirvelik geleneğinde kirvenin ailesi ile çocuğun ailesi  arasında, - İslam’dan gelen bir hüküm olmamasına rağmen- kız alıp vermeme ve  kirveliğin akrabalık derecesine vardırılmasıdır.)
 
Diş Hediği: İlimizde çocuğun ileride hangi mesleği seçeceğini belirlemek amacıyla  veya gurbette bulunan çocuğun hal ve durumunun nasıl ya da ne şekilde olduğunu  anlamak için uygulanan bir takım pratik ve yorumlara dayalı fal şeklidir.
Çocuk  ilk dişini çıkardığında yakın akrabalarının katılımıyla ‘Diş Hediği’ adı  verilen küçük bir merasim de çocuğun önüne her birisini ayrı mesleği temsil  eden bıçak, kalem, kitap, bilezik, ekmek gibi nesneler bırakılır. Çocuk  bunlardan hangisine uzanır ve alırsa ileride o mesleği seçeceğine inanılır. Eğer  çocuğun diş çıkardığının farkına ilk annesi varır ve bir büyüğe sürpriz yaparsa  çocuğun dişlerini gören ilk kişinin de çocuğa hediye alması usulden de olsa  gerekli hale gelir.
 
EVLENME GELENEĞİ
 
İlimizde  ataerkil aile düzeni hâkimdir. Bu nedenle geleneksel olan görücü usulü ile  evlenme Orta Asya’dan gelen bir yaşam biçimi olarak karşımıza çıkar.
Bilindiği üzere Dede Korkut  Destanlarından Bamsi Beyrek, evlendirilmek istendiğinde babası, Kanlı Koca’ya evleneceği  kızın vasıflarını ve bu vasıflar doğrultusunda evleneceğini, kızı görmeye bu  şekilde gidebileceklerini ifade etmiştir. Hatta günümüzde izleri yavaş yavaş  silinmeye başlayan Beşik Kertmesi olayının benzerine de Dede Korkut  Destanlarından Bamsi Beyrek hikâyesinde rastlıyoruz. 
 
Kız Görme (Bakma): Kız görmeye (bakmaya) erkek  tarafının büyükleri karar verir. Aracılara müracaat edilir. Kız tarafına yakın  (genellikle akraba) birinin vasıtasıyla ya haber gönderilir ya da beraber  görücü gidilir.
Görücü gidenler, kızın ev içerisindeki hal ve hareketlerini,  güzelliğini gözlerler. Kızdan, el ve ev işlerindeki becerilerini görmek  amacıyla işlediği nakışları göstermesi istenir. Usulen su istenir. Su verirken  gelişine, yürüyüşüne; suyu verirken duruşuna dikkat edilir. Kız da bu konularda  dikkatli ve eğitimlidir. Suyu ikram ederken elini göğsüne koyar ve saygıyla  hafifçe tebessüm eder. Bunu bardağı geri alırken de yeniler. Bu hareketler,  kızın aile terbiyesi ve inceliği açısından önemli göstergeler olarak kabul  edilir.  Görücüye gelen misafirler  giderken yine gelin adayının ayakkabılarını nasıl önlerine koyduğuna dikkat  ederler.
 
Kız İsteme ve El Öpme: Bu konu iki aile arasında ortaklaşa tespit edilir.  Genellikle Perşembe günleri kız istemeye gidilir. Günümüzde hafta sonları da  ‘kız istemeye’ dâhil edilmiştir. Erkek tarafı yakın akraba ve komşularının  ileri gelenleri ile birlikte erkekli kadınlı yatsı namazından sonra kız evine  giderler.
Erkekler ayrı bir odada  toplanırlar. Yapılan ikramlar özellikle kabul edilmeyip önce hal hatır  sorularak erkek tarafının en yaşlı olanı söze başlar
— Efendim siz bize buraya neden  geldiğimizi hiç sormadınız?
( Kızın velisi biraz sıkılgandır. )
— Hoş geldiniz, sefa getirdiniz. Misafire niçin geldiniz diye sormak  bizim gelenek ve göreneklerimizde yeri yoktur, ayrıca bunu sormak bize düşmez. 
— Eh o halde biz buraya niçin geldiğimizi  açıklayalım: Biz  buraya Allah’ın emri Peygamberin kavli ile kızınız .......’yi oğlumuz  .........’e  istemeye geldik. Kulun  takdirinden çok Takdir-i Huda önemlidir. Rızayı-i Bariye itaat etmek gerekir. Hz.  Peygamberimiz ‘evlenin’ diye buyurmuşlardır. Bu sünnette uymak muteberdir.
İcap  etmesi durumunda diğer misafirlerde söze karışırlar. Neticede kızın babası  kendi ev halkının ve kızının görüşünü de aldıktan sonra ve uygun görülmüşse  şunları söyler: “Misafirler siz hoş geldiniz, sefa geldiniz. Siz böyle uygun  görüyorsanız ben de; bir kızdır size kurban ettim. Allah mutlu ve hayırlı  etsin” diyerek rızasını bildirir. Bunun  üzerine erkek tarafının en genci kız tarafının en büyüğünden başlayarak  ellerini öper. Bu törene ‘el öpme’ denir. Bu arada  hazırda bekletilen fakat başta kabul edilmeyen ikramlar yeniden talep edilir ve  koyu bir sohbet ortamı sağlanmış olunur.
Kadınları  bulunduğu odaya da haber salınır. Erkeğin annesi, babası veya bacısı gelin  adayına söz yüzüğünü takarlar. Çeşitli ikramlardan sonra erkekler arasında  gelin adayı tarafına istenen hediyeler konuşulmaya başlanır. Bu hediyeler  genelde at, silah, takı ve başlık parası kararlaştırılır. Bazı yörelerimizde  başlık parasına”Süt Hakkı” denir. Bu adetler günümüzde unutulmaya yüz tutmasına  rağmen az da olsa bazı köyler de bu adetler halen sürmektedir.
 
Şerbet İçme: Nişan törenine yörede ‘şerbet İçme’  denilmektedir. Bu tören genellikle Pazar günleri yapılır. Erkek tarafı, eş-dost  dolaşarak ya da koçurgan (davet edici) vasıtasıyla tören duyurulur. Şerbet İçme  töreni kızın evinde yapılır. Erkek evinden en az iki kadın şerbet ezmek ve  dağıtmak üzere sabah erkenden kız evine gider. Erkek evinden getirilen şeker,  suda eritilir ve şerbet renklensin diye içine kızılcık şekeri katılır. Şerbet  ikramı sırasında biri misafirlere kuru, diğeri ise ıslak havlu tutarlar.
Erkek  tarafının davetlileri öğleye kadar törene katılırlar. Misafirler, erkeğin  babası ve mahallenin hocası tarafından karşılanır. Şerbet, gümüş kupalarda  ikram edilir. Erkeklerin töreni bitince, kadınlarınki başlar. Tören gece  yarısına kadar sürer. Kadınlar, önce erkek tarafının evinde toplanırlar. Sonra  topluca kız evine giderler. Burada önce eğlence faslı başlar; kadınlar bir  ağızdan oyun havaları söyleyip def çalarlar. Bu şenlik vakit ilerledikçe nişan  yapılacak yere doğru kayar. Erkek tarafının eşya sandığı odanın ortasına  konulur. Sandık açılır, içindekiler teker teker gelen kadınlara gösterilir.  Takılar gelin adayına takılır. Buradaki tören böylece sürer gider.
Sabah kız  tarafı bir sürahi şerbetle nişan yüzüğünü erkek evine yollar. Damat adayı nişan  yüzüğünü parmağına takar ve yüzüğü getiren kadına şerbet ve bahşiş verir.  Nişanla düğün arasında geçen her ayda ‘Pay Töreni’ (Gelin Görme) yapılır. Erkek  evi, bir tepsi kurabiye, baklava, tatlı, elbise, bilezik, terlik gibi hediyeler  gönderir.
 
Güveyi Giydirme: Düğün genellikle çarşambadan  başlar. Davetlilerin öğleyin güveyin evinde toplanmalarıyla ‘Güvey Tıraşı’na  başlanır. Berber tıraşa başlayınca sesi güzel olanlar yanık türküler okurlar.  Berber bahşiş almak için ‘ustura kesmiyor’ diye birkaç kez durur. Tatmin edici  bahşişini aldıktan sonra tıraşa devam eder. Tıraştan  sonra damadı giydirme işlemine başlanır. ‘Damatlık’ elbiseler, güveyin başı üzerinde  üç kez dolaştırılarak tek tek giydirilir. Güveye elbiseleri sağdıçlar giydirir.
Güveyin  iki sağdıcı olur. Bunlardan biri evli, diğeri ise bekâr olur. Damatlık  giydirildikten sonra sağdıçlardan biri damadın sağ koluna girerek gelen  davetlilerin önünde saygı gösterisi olarak durulur ve ilk önce aile büyükleri  olmak üzere büyük olanlarının elleri öptürülür. Bu törenin ardından topluca  yemek yenilir.

Gece Düğünü: Gece düğünü, yatsı namazından sonra  başlar. Misafirler hep beraber çalıp eğlenirler. Eğlence aracı genellikle  davul–zurnadır. Bu arada damadın sağdıçlarının yerine oturmak isteyen ya da  sağdıçların iyi hizmet etmediklerini gören davetlilerden biri, çarşıdan bolca  yemiş alarak döner ve sağdıçlara şöyle der: “Bu yemişleri şimdi dağıtacağım. Ya  bedelini ödersiniz, ya da biriniz yerinden kalkar, sağdıç ben olurum.” Yemişler  dağıtılır. Sağdıçlar da bedelini öderler. Yemişi çarşıdan alıp getiren kişi  düğünü terk eder. Eğer sağdıçlar yemişin karşılığını ödememişler ise biri  yemişi getirene yerini bırakmak zorunda kalır. Ama yerini bırakma çok büyük bir  hakaret olarak kabul edildiğinden, yeri terk etmektense neyse bedel ödenir.
 
Kına: Gelinin baba evinden ayrılışın ilk  işaret kına yakmak törenidir. Gece düğün sürerken kına töreni yapılır. Düğün  evindeki davetlilerden kadınlı erkekli bir bölümü kız evine gider. Erkekler ve  kadınlar ayrı odalarda eğlenirler. Kadınlar, götürdükleri çerezleri misafirlere  dağıttıktan sonra bir tepsi içinde kına getirilir. Tepsinin çevresi mumlar ile  donatılarak ortaya konur. Gelinin ellerine ve ayaklarına kına yakılır. Kına  yakılırken gelinin annesi tarafından hediye olarak gelinin kınalı eline altın  bırakılır. Bu arada yanık türküler, maniler. Okunur.
Bu türkülerin en yaygını evden  ayrılan kızın annesine hitaben söylediği “Hıneyi Getir Ane”dır:
Hıneyi getir ane                               Maydanoz bağladılar                       Kalede var çeperler
Parmağı batır ane                             Ciğerim dağladılar                          Çepere su seperler
Bu gece mısafıram                           Men şoförü almazdım                     Uzak yoldan geleni
Al koynan yatır ane                          Başıma bağladılar                           Terli terli öperler
Bu türküler okunurken gelin ağlar, erkek  tarafı ise güler. Misafirlere de kına dağıtıldıktan sonra eğlenceler  sürdürülür.  Kınacılar düğün evine yani  erkek tarafının evine döner. Bunlardan ‘yenge’ denilen üç bekâr kız gelinin  yanında kalır. Uyuyanların eteklerini birbirine dikmek, uykuda iken birbirinin  yüzünü boyamak gibi eğlenceler gece boyu yapılır.
Damadın kınası, düğün evinde  yapılır. Kına tabağı içindeki mumlar yakılır ve evin genç kızlarınca içeriye  getirilir. Biraz eğlenildikten sonra damadın sağ elinin serçe parmağına kına  sürülerek bağlanır. Davetliler de parmaklarına kına sürerler. Her iki kına  töreninde de çalgıcılara bolca bahşiş verilir. Damadın yakınları gece düğün  evinde sabaha kadar eğlenme için kalırlar.
 
Gelin Götürme: Sabahın erken saatlerinde düğün  alayı kız evine gider. Kız evinde kapı genellikle kapalı tutulur. Kapının  açılmayacağını, açılabilmesi için taleplerini şöyle dile getirir: “ya tabanca,  ya para, ... İsterim. Vermezseniz kapıyı açmam”. İstedikleri ya temin edilir ya  ad gönlü hoş edilerek kapı açtırılır.
Gelin hazır olunca bir koluna  damadın sağdıçlarından biri,  diğer  koluna ise kızın kardeşlerinden biri girerek gelin yavaş yavaş baba evinden  çıkarılır. Gelin bütün ailesi ile helalleşip vedalaşır. Anne ve baba kızlarına,  “iyi bir gelin olasın, kaynananın sözünden dışarı çıkmayasın. Yoksa emeğimizi  ve sütümüzü helal etmeyiz”  derler.
Gelin alayının dönüşü mutlaka  farklı yoldan olmalıdır. Alay, yolda bahşiş almak isteyenlerce kurulan  barikatlarla sık sık karşılaşır. Düğün alayından önce gelinin aynası, çeyiz  sandığı, yatağı ve diğer eşyaları gider. Yol boyunca testi kıranlara, su  dökenlere de bahşiş verilir.
Damat sağdıçlardan biri ile dama  çıkarak gelini bekler. Gelin attan ya da arabadan inerken başına çerez, bozuk  para serpilir. Paralar bereket getirir inancıyla orada bulunanlarca paylaşılır.  Yemişler de “ağbat başan, (darısı başına)” denerek gençlere yedirilir. Kapının  girişinde gelinin avucuna bal sürülür. Oda bu balı kapının üst eşiğine sürer.  Bu adet ile gelinin-kaynana ilişkinin tatlı olacağına inanılır. Bereket  getirsin diye su dolu küp hızla yere çarpılarak kırılır. Gelin odasına  alındıktan sonra damat ile bir süre baş başa kalır. Damat gelinin duvağını  açarak  “Yüz Görümü” hediyesini takar ve sağdıçlarca gezmeye götürülür. Komşular gelin görmeye gelirler.
Yatsı namazından sonra damat,  sağdıçlarınca odasına götürülür. Damat iki rekât namaz kılar. Damadın ablası  kardeşi ile gelinini el ele tutuşturur: “bunu sana teslim ettim. Seni de  Allah’a teslim ettim” diye nasihatte bulunur. Güvey ile gelin baş başa  bırakılır.   Gelin yüz görümlüğünü  almadan damatla konuşmaz.
Sabah namazından çıkılınca  sağdıçlar gelerek damadı evden alır, hamama götürürler. Gelin ise gerdekten üç  gün sonra hamama götürülür. Sağdıçlar hamamdan sonra birer gün arayla yemek  verirler. Pazar günü de damat sağdıçları yemeğe çağırır ve hediyeler verilir.
Muş’ta,  evlenme çağına gelen kız, kısmetinin bağlı olduğuna inanır. Eğer bu kız, arka  arkaya üç çarşamba bir oklava alıp, oklavayı ata biner gibi bacağı arasına  alarak minareye çıkar ve şerefeden üç kere “Kırnavır, âdetiz batsın, it  babaliler” diye devir yaparsa o kızın kısmeti hemen açılırmış ve istemeye  gelirlermiş. Bu gelenekte, genç kızların oklavaya at gibi binmeleri eski Türk  din adamı görevi üslenen “Kam veya Saman”ın ayin sırasında kullandıkları sembolik tahta ata benzemektedir ki harekette de göğe doğru bir çıkış olması da dikkat çekicidir. Ayrıca,  kısmeti kapalı kızların, kısmetinin açılması için hiç kullanılmamış bir  kilidin, kilitlenerek kilidin Cuma namazından ilk çıkan kişiye açtırılması ile  kısmetinin açılacağına inanırlar.
Muş ilinde ve çevresindeki aşiretlerde, ölenin ardından acıları dile getiren ağıtlar dökülür. Ağıtçılar ölenin  hayatta iken yaptığı iyilikleri terennüm eder. Yas tutma haftalarca sürer. Yas  sırasında ölü evi badana edilmez, hamama gidilmez, kına yakılmaz, takı takılmaz  bu şekilde yas da olduğu belirtilir. Ölen kardeşin eşini alma veya ölen gelinin kız kardeşi ile evlenme ile öleninin ruhunun rahat edeceğine, huzur bulacağına inanılır.

HARAFANE

Kış  Muş’ta çok uzun sürer bazen mayıs ayım kadar devam eder. Bundan ötürü İlkbahar gelir gelmez halk düzlüklere, su boylarına, ağaç  altlarına hücum ederler. İşte bu gezilere Harafane denir. Ekseriya tatil gününe tesadüf eden pazar günleri olur. Sabahleyin  bütün aile çoluk çocuk hep birlikte akşama kadar yiyecekleri  yiyecek eşyalarını, oturmak için minder kilimleri alarak giderler. Bu eğlence  akşama kadar devam eder. Akşamüzeri mutlaka etli bulgur  pilavı yapılır, yeşillikte hep birlikte yenir, akşamüzeri  yola dizilerek tekrar evlere dönülür. Bu geziler aile olduğu gibi  mahalleden bir kaç kişinin bir araya gelmesiyle de mümkün olur. Kırlarda bol; bol oyunlar oynanır, koşulur eğlenilir.
 
DİĞER  KIŞ EĞLENCELERİ
 
Kışın  evlerde toplanan mahalle halkı kendi aralarında bazı oyunlar  oynarlar. Bunlar yüzük oyunu, Ceviz yuvarlama, Hikâye anlatmaları  gibi oyunlar yapılır, ancak son zamanlarda bunlar tamamen  unutulmuştur. Artık böyle toplantılar yapılmaz olmuştur.
Mahalle  çocuk oyunları da aynı şekildedir. Geceleri mahallenin bir  düzlüğünde toplanan çocuklar, Saklambaç, Saman saman, Ebe oyunu  gibi oyunlar oynarlar. Gündüz ise çeşitli taşla oynanan  oyunlar, bilye oyunları, hostanik, birdir bir oyunu, Pabuç çevirme  oyunu gibi oyunlar oynanırdı. Ancak bunlar da hemen hemen  oynatmamaktadır. Bunların yerine sportif oyunlar geçmiştir. Her mahallenin düzlüğünde top kovalayan çocuklara rastlanılmaktadır.
 
HALK İNANIŞLARI
 
Muş Yöresine Ait Bazı  İnanışlar:
 
— İki bayram arasında düğün yapılmaz ve nikâh kıyılmaz.
— Akşamları tırnak kesilmez.
— Aluç meyvesinin bol  olduğu yıl kış, uzun ve çetin geçer.
 
Hıdır Nebi  – Hıdır İlyas ( Hıdrellez ): Nisan  ayının yirmi ikinci gecesi Hıdır Nebi, Hıdır İlyas’ın geleceğine inanılır. Gece  yağan yağmur damlaları temiz kablara alınır. Bu su şifa niyetine içilir  Hastalara da verilir.
 
Vartivar: Temmuz ayının onbeşinci günüdür.  Bugün yazın en sıcak günüdür. Köylerde toplanan halk koyun sürüsünün bulunduğu  beriye giderler. O gün koyun ile kuzunun birbirinden ayrılır. Koyunlar ayrı bir  sürü kuzular da ayrı bir sürü olur. Kuzuların bakıcısına Berivan denir. Yazın  sıcağına işaret bir tekerleme şöyledir:
Keçel  karganın sözü olsa
Vartivarde  kar yağar.
Bölgenin diğer illerinde olduğu  gibi Muş’ta da, Ay tutulduğu zaman aynen eski Türk inancında olduğu gibi havaya  silahla ateş edilir. Teneke davul çalınıp gürültü çıkarılır. Ay’ın kendisini  yutan ejderden kurtarılacağına inanılır. Yine ayın  ilk halini gören kişi hemen yanında kimse yoksa gözünü kapatıp dilek tutar.  Eğer yanında biri varsa o kişiye bakar ve o kişinin sonraki günlerde uğurlu  olacağına inanır ve o günlerin güzel, bereketli geçeceği kanaatine varılır.  İslam’dan sonra Ay’ı ilk gören kişinin Peygamberimize salâvat getirme geleneği  de eklenmiştir.
Eski Türklerde gökte her insanın  bir yıldızı olduğuna inanılırdı. Gökte yıldız kayması olduğu zaman birinin  öleceği düşünülürdü. Bu inanış ilimizde halen geçerliliğini korumaktadır.
 
Ay Tutulması:  İslam’dan önceki  devirlerde Natüralist inancında olan Türklerde, Güneş ve Ay ile ilgili kötü  ruhlar mücadeleye kalkışırlar. Bazen bu kötü ruhlar Ay ve Güneşi yakalayıp  karanlık dünyasına sürüklerler.
Yine  İslam’dan önceki devirlerden kalan ve şu anda hurafe ve batıl olarak kabul  ettiğimiz inançlardan biri de ay tutulduğu zaman Ay’ı ejderin ya da canavarın  (Asya Motifidir) yutmaya çalıştığıdır. Ay’ı ejderden kurtarmak için bağırıp  çağırma, davul çalma veya değişik şekillerde gürültüler çıkarma Şamanizm’den  gelen bir inanıştır. Muş ilinde sıkça rastlanılmaktadır.
 
Kara Çarşamba: Tunceli - Bingöl - Erzincan  çevresinde ve Muş’un dağ köylerinde ‘Kara Çarşamba’ olarak kabul edilen ve mart  ayının ilk çarşamba günü erkekler alınlarına ‘kara bir leke’ ya da ‘is’ sürerek  ırmak ve derelere girerek bu karaları temizlerler ve bu ara suya karşı dua ve  niyazda bulunurlar. Ayrıca yabani gül ağacı veya esnek ağaçların uçları  kesilir. Bu uçlar, daire şekli verilmek amacıyla birbirine yaklaştırılır.  Hastalıklı olanlar bu daireden geçirilirken ‘Kurt Kafasının’ ağzını bağlayıp,  “kurtulmamıza sebep olduğun o günün hürmetine hastamıza şifa ver, bu günün  hatırına da sürülerimize dokunma” diye niyazda bulunulur. Günümüzde de ilimizin  merkeze yakın köylerinde bile sürülere dadanmaması için ‘kurtağzını bağlama’  geleneği devam etmektedir. Bu gelenek ister istemez bize ‘Ergenekon Destanında’  yaşanan hadiseleri çağrıştırır.
İslam dinin kabulünden sonra bu gelenek değişik şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan biri şudur:  Peygamber Efendimize yapılan eziyetlerden kurtuluşunu kutlama maksadıyla halkın  bir araya gelmesi, dua ve niyazlarda bulunmasıyla anılır. Bu gün de Şubatın  son, Mart ayının ilk haftası arasındaki Çarşamba gününde evlerde çokça sevilen  yemekler yapılıp bir kısmı fakirlere dağıtılarak Peygamber Efendimizin ‘Nefsin  için neyi çok istersen başkalarına da ondan iste’ Hadis-i Şerifinin gereği  yerine getirilir.
Geleneğe  göre bu hafta Şubat ayının son Çarşamba’sından başlayıp Mart ayının ilk haftasına kadar devam eder.  Bu  haftada Peygamberlere Allah tarafından bazı belalar verildiğine inanılır. Hz. Eyyüb’ün bu hafta içinde vücudunun yaralandığına inanılır.
Bu hafta  içerisinde evlerde bol, bol tatlılar yapılır. Fakirlere ve komşulara dağıtılır.  Bazen birkaç aile bir araya gelerek bu haftayı beraber geçirirler. Burada  “Nefsin için istediğini başkası içinde iste” düsturuyla yapılan her yemek ve  tatlı dağıtılır.
Son  Çarşamba kurtuluş Çarşamba’sıdır. Bu hafta içinde bazı evlerde Kur’an okunur. İlahiler söylenir. Bazen de Mevlit okutulur.
 
Ziyaret Ağacı: Ağaca bez bağlama geleneği, bütün  tarihçilerin ittifakla ortaya koydukları Şaman İnancının direk yansımasıdır.  Şöyle ki; Şamanizm’de iyi ruhların tutulan dilek ve temennileri ulaşması  gereken yere ulaştırmasına dayanır. İslam’ın kabulünden sonra da yoğun bir  şekilde ilimizde görülmektedir.
 
Sagu (Sadu - Ağıt - Yas): Mezarın  etrafında yedi defa dönülerek yapılan bir çeşit yas gösterisidir. Şamanizm de  ayinleri yapan din adamlarınca yapılır. Ölüyü kötü ruhlardan uzak tutma amacı  taşır. Günümüzde de geleneksel olduğu için özellikle yaşlılar tarafından  (unutulmaya yüz tutmuştur) uygulanırlığı vardır. Ancak ölünün arkasından  vızıldanarak ve sağa sola sallanarak yapılan Yasa, ‘Sadu’ denilip yas tutan  kadınlar arasında yoğun bir şekilde uygulanır.
 
Kampos (Alkız,  Alkarısı) İnancı: Doğum  sırasında ve sonrasında gerek ana gerekse çocuk için en büyük tehlike olarak  kabul edilir. “Kampos” adıyla isimlendirilen Alkarısı ya da Alkız Zıviztan  (Loğusa) ve yeni doğmuş çocuklara musallat olan bu kötü ruh bazen de evde,  tarlada, bağda, bahçede tek başına iken uyumakta olan kişilerin üzerine  ağırlığı ile çöker. Bu şekilde şahsın korkup çarpılmasına dayalı bir takım  hastalıkları verdiğine veya kişiyi boğmak suretiyle öldürüleceğine inanılır.  Kampos geceyi ve karanlık âlemi sever. Kampos’un fiziki yapısı ile ilgili  olarak birbirini tutmayan tasvirler ve buna bağlı inançlar da mevcuttur.  Kampos’un bazen papağı (börk) olan iri-yarı bir insan, bazen kara bir kediye  benzediği, bazen de yüzü tarif edilemeyecek şekilde tüylü küçük bir yaratığı  andırdığı ifade edilir. Kişiye zarar vermek için gelen bu  meçhul yaratığın çıkardığı hırıltıyı henüz uyku haline geçmemiş kişiler duyduğu  halde hiçbir harekette bulamaz. Böyle durumlarda kişinin kanının çekildiği, damarlarının  kuruduğu söylenir.
Kampos’tan korunmanın yolu, onun  korktuğu, iğne gibi demirden imal edilmiş bir eşyayı üzerinde bulundurmaktır.

Yörede Kampos tarafından  verildiğine inanılan hastalıkların tedavisi için ocaklara ve muhtelif ziyaret  yerlerine gidilir. Türklerde bu tür hastalıklar Kamların aracılığıyla tedavi  edilirdi.
Yöremizde Kampos’un  (Alkız-Alkarısı) ağıl, samanlık, su kenarları ve ıssız yerleri kendisine mesken  tuttuğuna; korktuğu şeylerden olan iğneyle esir alındığında ise çok bereketli  kabul edilen eli ile o aileye ölene kadar hizmet ettiğine inanılır.
 
Dağ, Ata ve Ağaç Kültürü: Eski Türk’lerin ölen büyüklerini  kutsallaştırmak için yüksek dağ tepelerine gömdüklerini, ulu dağların  tepelerinin de aynı şekilde kutsallaştırıldığı, atalarına ait mezarları bu mekânlarda  yapıldığı, gökyüzüne yakın kabul edilişi ve uzaktan mavi renkte görünmelerinden  ötürü kutsal mekânlar olarak nitelendirildikleri anlaşılmaktadır. Kaldı ki  Altay dağlarında rastlanılan kurganların çoğunun yüksek dağlarda bulunuş sebebinin  bu olduğu bilinmektedir.
Bu inanışların Anadolu’da da aynı şekilde yaşandığını görmekteyiz. İslamın etkisiyle eski Şamanist inanışlarındaki ulu dağlar ve üzerindeki Ata Ruhlarının yerini, aynı dileklerin yapıldığı Evliyaların ve Yatırların ruhu almıştır. İşte, ilimizin Varto ilçesinde dağ  kültürü ile ata kültürünü andıran “Koçkar Baba” adı verilen ve adına törenler  yapılıp dualar okunan bir ‘Ziyaret Tepesi’ mevcuttur.
Koçkar Baba ya da Köşker Baba  Ziyaretinde, çevredeki bütün halkı bayramlık elbiselerini giyer, yiyeceklerini  hazırlar tepeye çıkarlar. Burada Kurbanlar kesilir, çeşit çeşit yemekler  yapılır, gönüllerdeki dileklerin tutması için Evliyanın yattığına inandıkları  (Ata ruhu) mezar taşına dualar yapılıp ve öperek dile getirdiklerini, dağdan aşağıya,  düzlüğe indiklerinde at koşturup eğlendiklerini ve bu arada davul sesine  benzeyen sesler işitildiğini, halkında bunun “Koçkar – Köşker Baba tarafından  çalındığına inanılır.
Koçkar ya da Köşker Baba, bazı  kaynaklarda 786’da Varto’ya Oğuz Boylarından Akkoyunlu Oymak Başı olarak  geldiği ve burayı yurt tuttuğu, vefatı ile birlikte de Bingöl dağlarının  üzerinde yüksek bir tepenin üzerine defnedildiğidir.

ÇOCUK OYUNLARI
 
Muş ve çevresinde çocukların sıkça oynadıkları oyunların  başında ‘Dadduhal’, ‘Ebe Oyunu’, ‘Holoç’, ‘Moza (Cız)’,  ‘Dellur Ağaç’ gelir. Bu oyunlarda yine kökü  eskilere dayanan oyunlar olup teknolojinin gelişmesi ile birlikte çocuklar  tarafından artık oynanmaz ve unutulur olmuştur. Oyunlar yardımlaşma, kaynaşma,  birlikte hareket etme, disiplin gibi davranışları kazandırma amacına yöneliktir.
 
Çelim Çelim Çemçecük: Milletimizin  sosyal yaşamında su ve yağmur; hayat ve bereketin kaynağı olarak kabul edilir.  Su ve yağmur kutsaldır. Bunun ifadesi de onu bugün de Müslüman Türklerin  hayatında ‘rahmet’ sıfatı ile anılmasıdır. Sadece Muş’ta değil ülkemizin her  yerinde ‘yağmur yağıyor’ yerine ‘Rahmet Yağıyor’ denilmektedir. Çünkü Yağmurun  Allah’ın bir lütfü olduğu inancı hâkimdir. Yağmur duası ile ilgili törenler  eskiden olduğu gibi bugün de bütün Türk asıllı kavim ve boylarda bazı ufak  değişikliklerle devam etmektedir. Yağmur yağması için başvurulan inançların  içinde özellikle en önemli geleneklerden biri; Muş ilinde de ve çocuk oyunu  niteliğinde olan ‘Çelim Çelim Çemçecük’ gösterisi ve bu hususta söylenen ilahi  ve maniler şeklinde kendini gösterir. Çelim Çelim Çemçecük ya da Çemçegelin,  çubuk halindeki tahta parçalarını bir araya getirip üzerine çeşitli bez  parçaları ile süsleyerek gelin haline getirilen bir nevi totemdir. Çocuklar  bunu (büyüklerde yaparlar) kapı kapı dolaştırıp hem yağmur yağması için maniler  söyler ve kendilerine de bir şeyler isterler. (Bu gelenek kurak geçen yaz  aylarında yağmurun yağması için başvurulan bir halk inanışıdır.)
Kapı kapı dolaştırılan bu bebek,  her evin kapısı açıldıktan sonra evin reisi tarafından karşılanır. Evin reisi  yağmur yağması dileğiyle önce bebeğin üzerine su döker, çocuklara da şeker  verir. Bebeği taşıyan çocuk grubu hep bir  ağızdan şu tekerlemeyi söylerler:
Çelim çelim çömçecük                       Çıngır çıngır çıngır tas
Çemçecüğe ne gele                            Birini  kaldır birini bas
İneklere ot gele                                  Anber  oğlu hastadır
Bızavlara süt gele                               Kekliği  kafestedi
Tarlada çamur tabakta hamur
Ver Allah’ım ver bir sürü yağmur
Ali binmiş atına                                  Gökte ne var bir hurma
Sürmüş göğün katına                           Dalları burma burma
Onu yiyen hacılar hak  yoluna durmuşlar
 
Duduhal: Bir  ekip oyunudur. Üçer ya da dörderli oynanır. Her ekibin yaklaşık 10 metre uzunluğunda bir  oyun çizgisi vardır. Her ekip kendi çizgisine üçtaş diker. Oyuna başlayan  ekibin oyuncuları karşı ekibin taşlarını yıkmak için ikişer taş atarlar.  Dikilen taşların birini yıkan oyuncu bir taş daha atmaya hak kazanır. Atılan  taşların yıkılan taşlara değmemesi bir kuraldır, atılan taş yerdeki taşa  değerse o taş yeniden dikilir. Eğer dikili taşların üçü de yıkılırsa, taşları  yıkan tarafın oyuncuları diğerinin sırtına biner; karşı tarafın çizgisine kadar  götürülme hakkını kazanır. Dikilen taşlar düşürülemezse taş atma sırası diğer  ekibe geçer. Oyuncular her atış sırasında duduhel hel hel diye bağırırlar.
 
Ebe Oyunu:  Çocuklardan biri ebe olur. Seçtiği bir canlı ya da  cansız herhangi bir nesneyi ad vermeden, bazı özellikleri ile belirterek  anlatmaya çalışır. Oyuna katılanlardan hangisi tarifi yapılan varlığı bilirse,  ebe elindeki kamçıyı ona verir. Diğerleri kaçışırlar. Kamçıyı eline alan  yakalayabildiği oyunculara rasgele vurmaya başlar.  Bu kovalamaca ebenin ‘Şahin’ diye bağırmasına  kadar sürer. Kamçıyı elinde tutan oyuncu kamçıyı ebeye vermeden yakalanırsa bu  defa yakalayan kamçılamaya başlar. Buda bir fırsatını bulup kamçıyı ebeye  verinceye kadar sürer.
 
Holoç: Beş  ya da yedi kişilik takımlarla ve sopa ile oynanır. Önce oyun alanında bir çukur  kazılır. Çukurun iki ya da üç metre uzağına bir taş konur. Buna “Moza” denir.  Kurayla bir ebe seçilir. Ebe mozayı, sopa ile iterek çukura doğru sürükler.  Diğer oyuncular buna engel olmaya çalışırlar. Sopalarıyla (sopalara ‘degenek’  denir) mozaya hızla vurarak uzaklaştırmak isterler. Ebenin sopasıyla diğer  oyunculara dokunmaması kuraldır. Ebenin sopası diğer oyunculardan birine  değerse ‘holoç’ olur. 
 
Moza (Cız): Holoç oyunundaki moza (taş) burada  oyunun konusudur. Üç ya da beş kişi ile oynanır. Lap denen ele sığacak kadar  düz taşlarla oynanan bir çizgi oyunudur. 25–30 cm çapında bir daire çizilir.  Ortasına ‘moza’ denilen yuvarlağa yakın taş bırakılır. Altı yedi metre uzaklığa  bir metrelik çizgi çizilir. Her oyuncu sırayla çizgiden attıkları laplarla  mozayı dairenin içerisinden çıkarmaya çalışırlar. Mozayı daireden çıkaran  oyuncu her vuruşta yeniden oynanmaya hak kazanır. Belirlenen oyu sahasının  dışına çıkana kadar oyun devam eder. Oyun, puanlama sistemi ile oynanır. Bu  durum sıradaki oyuncu bitinceye kadar ya da sıkılıp pes edinceye kadar devam  eder. 
 
Dellur Ağaç: Çelik çomak oyununun aynı olmakla  birlikte İlimizde değişik şekilde oynanan biçimi de vardır. Şöyle ki: iki, dört  ya da altı kişi ile oynanan bir oyundur. Dört-beş metre çapında büyükçe bir  daire çizilir, dairenin tam ortasına küçük bir çukur açılır, yumruk  büyüklüğündeki çukurun üzerine Dellur denilen küçük sopa bırakılır ve degenek  denilen uzun sopa çukurun içine sokularak destek alındıktan sonra yuvarlağın  ortasındaki oyuncu tarafından yuvarlağın dışında uzağa fırlatmaya çalışır. Delluru  (küçük sopayı) havada iken yakalayan rakip oyuncu direk oyunu başlatmaya hak  kazanır eğer yakalayamamışsa delluru düştüğü yerden alarak ötedeki büyük  dairenin içerisine atıp denk getirmeye çalışır. Dairenin içerisindeki oyuncu da  rakip tarafından atılan delluru dairenin içine sokmamak için degeneğiyle  (çomağıyla) hamle yapar bu oyun dellur daireye sokulana ya da ebe delluru havada  yakalayana kadar aynı kişilerce devam ettirilir. Unutulmaya yüz tutmuş olan bu  oyun tarzının kurallarıyla şu anda Avrupa da oynanan beyzbola benzemesi dikkate  şayandır. 
 
Riz: İki kişi tarafından oynanır. Her oyuncunun üç tane küçük taşı vardır.  Yere önce bir kare çizilir. Kare içerisine artı yapılır. Her iki oyuncunun  taşları çizgilerin kesiştiği yerlere karışık olarak bırakılır. Oyuncular  sırasıyla hamle yaparlar. Oyunda öncelikle üçtaşını aynı hizaya getiren oyuncu  oyunun galibidir. Esas olan üç taşı aynı hizaya rakibinden önce getirmek  olduğundan öncelikle rakibin hamle yapması önlenmelidir.
 
TURİZM
 
Bilinen  tarihi Urartularla başlayan ilimizde Persler, Romalılar, Sasani, Bizans egemenliğinin  yanı sıra Selçuklular, Eyyübiler, Akkoyunlular ve Şerefhanlar gibi birçok  medeniyete ev sahipliği yapmıştır. İlimiz bu dönellere ait tarihi eserler ve  inanç turizmi için önemli potansiyele sahiptir. Karın uzun süre yerde kalması  ve kar kalitesi ile kış turizmine, zengin bitki varlığı ve yürüyüş parkurları  ile dağ turizmine ilişkin önemli bir merkez olabilecek imkânlara sahiptir.  Ancak bu güne kadar gereken ilgiyi görememiştir.
 
MUŞ LALESİ
 
Muş Lalesi Zambakgillerden olan ve güzel çiçekler veren bir süs bitkisidir. Muş Lalesi hemcinsleri gibi soğandan yetişir ilkbaharda, Nisan sonu ile Mayıs başlarında çiçek açar 15 gün gibi kısa bir ömrü vardır. İşte bu dönem içerisinde Muş Ovasında nefesleri kesecek güzellikte bir manzara oluşur.
 
KIŞ TURİZMİ
 
Muşta kış mevsiminin uzun sürmesi nedeniyle kış turizmi önemli bir potansiyele sahiptir. Şehir merkezine 8 km mesafedeki Güzeltepe köyü sınırlarında bulunan kayak merkezi bütün canlılığı ile her kesimin kış eğlencesi olmuştur. Konumu ve kar kalitesinden dolayı kayak severlere ve doğa sporları tutkunlarına hizmet vermektedir. Her yıl daha da gelişen kayak pistinde saate 1000 kişi taşıma kapasitesine sahip bir telesiki bulunmaktadır. İlimiz dağlık yapısı ve kendine has doğasıyla dağcılık ve doğa sporları bakımından kayda değer bir ilerleme sağlamıştır. Her yıl Ülkemizin çeşitli bölgelerinden doğa tutkunu dağcıları ağırlamaktadır. Suphan, Andok, Kurtik ve çevresindeki dağlara tırmanışlar düzenlenmektedir.
 
ÖNE ÇIKAN TURİZM DEĞERLERİ
 
 
                                                                                       
Telli Turna Toy Kuşu Büyük Hamurpet Gölü Küçük Hamurpet Gölü
Malazgirt Anısı Malazgirt Kalesi Esenlik Camii Yünören Camii
Alaattin Bey Camii Ulu Camii Hacı Şeref Camii Haspet Kalesi
Çengilli Kilisesi Arak Kilisesi Kaya Mezarlar Migre Hamamı
 
GELEN TURİST SAYISI
GİRİŞ YAPAN TURİST SAYISI
2012
2013
2014
Yerli Turist
77.774
80.785
75.830
Yabancı Turist
590
1.122
765
Toplam
75.364
81.907
76.595
 
 
BAKANLIĞIN DENETİMİNE TABİ KONAKLAMA TESİSLERİNİN SAYISI VE DAĞILIMI
TESİSLER
2014
Tesis Sayısı
Yatak Sayısı
4 Yıldızlı Otel
0
0
3 Yıldızlı Otel
3
236
Belediye Belgeli Otel
10
525
Toplam
13
761
 

Avrupa Birliği Bakanlığı   Türkiye Ulusal Ajansı   Eurodesk   Merkezi Finans ve İhale Birimi   Avrupa Gençlik PortalıYerelde AB   Avrupa Komisyonu   Europass   Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu   SODES

Türkçe|English